Darbeler, Askerler ve Oğullar
“Tuhaf olan, insanların, aslında kendilerini aşağılıyanlara karşı gösterdiği hayranlıktır”
Arno Gruen (İçimizdeki Yabancı)
Bedeninde devletin kurumlaşmış, sicilli, tarifi yapılmış eli dolaşmış bir "oğul-yurttaş” yine de bu heybetli yapıdan soğumamışsa başka türlü bir sorunun peşinde olmalıyız.
Yaşadığımız kentte bu oğulların kişisel öyküleri başka türlü soruyu bize sorduruyor. Yakınımızdaki çoğu sinirli oğullardan gözlediklerimiz, uzaktaki herkesçe tanınan oğulları anlamamıza yardımcı oluyor.

Kenan Evren de zamanında bir oğuldu. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün emir komuta zinciri içinde görevlendirilmiş tanınmış asker ya da sivil zorbaları da bir zamanlar oğuldu.
Onların da anneleri ve babaları vardı. İktidarla, eziyetle, savunmasız kalmakla, susturulmakla ilk tanıştıkları mekanizmaya, yani aileye sahiptiler hepimiz gibi. Sonra bu mekanizmanın toplamından oluşan devletin memuru, yükseleni, sahibi oldular.
Arno Gruen; Hitler’in 1934 yılında Nazi Kadınlar Birliği’nde yaptığı konuşmasında “her çocuk bir savaştır” dediğini aktarır ve bu sözü şöyle yorumlar:
”Toplumsallaştırma denilen mücadelede çocuk, anne-babanın iradesine boyun eğme noktasına getirilmeli ve kendi ihtiyaçlarına ve hazzına göre davranması engellenmelidir. İhtilaf çıkması kaçınılmazdır ve bu ihtilaf çocuğun iyiliği adına anne-babanın kararlığıyla çözülür.”
Kitabı okurken, son cümleyi şöyle değiştirerek not almışım; ”İstikrarsızlık, halkın iyiliği adına, devletin kararlığıyla çözülür.”
Gruen; hiç alışık olmadığımız sözler ediyor: “içimizdeki terör, anne-babamızın saldırganlığını sevgi olarak görmeye itiyor”
Bu cümleyi; anne-baba, aile kavramları yerine devleti, patronu sizi korkutan, ezen öteki egemen gücü koyarak tekrar okuyabilirsiniz...
Gruen, “içimizdeki terör”den; kendi olmamızın, iç dünyamızın gelişmesinin engellenmesi sonucu ortaya çıkan şiddeti tarif ediyor.
Gruen; daha beterini de söylüyor; gördüğümüz bu şiddeti sevgi olarak algılama zorunluluğu nedeniyle düşmanlar bulmaya yöneldiğimizi söylüyor. Bu düşmanlar sayesinde “özgürlük” algısına kapıldığımızı, bu şekilde kendi kurban oluşumuzun yükünden kurtulduğumuzu vurguluyor.
Çok daha da beterini de yazıyor; bulduğumuz düşmanlara yaptığımız eziyetin aslında kendimize olan nefretten kaynaklandığını belirtiyor.

Öte yandan uyarıyor bizi: “İnsanlar kendi gerçek acıları için haykıramadıkları sürece, bir Hitler karşısında daima etkilenmeye açık konumda olacaklar”.
Acıya izin vermek ise, yazarımızın çözümüdür.
Ana-baba-devlet-din gibi toplumsallaşma araçları; yani sistem, düzen canınızı acıtmışsa; acıyı hisset, yüzleş, yeniden yaşa, analiz et, acıyı yaşatanı idealleştirme, ele ver, diyor kısaca.
Bedenlerinden 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin emir komuta zinciri geçen Kemal Anadol, Tarık Akan, Mümtaz Sosyal, Sina Çıladır, Yalçın Küçük, Demirtaş Ceyhun’un isimleri ve 12 Mart Darbesi’nin Kültür Bakanı yazar-şair Talat Halman’ın yükselen itibarı aklıma geldikçe “İçimizdeki Yabancı”daki satırlara daha çok sarılmaya başladım.


7 Eylül 2009

Arno Gruen
                             


"BİZİM ÇAĞDAŞLAR" DARBELERE KARŞI MI?

(Şubat 1997 tarihli yazının gözden geçirilmiş şekli)
Hak ihlalleri gündeme geldiğinde sosyal demokrat aydınlar, sendikacı ve politikacılar 12 Eylül Anayasası’dan yakınır. Tüm sorunların darbe döneminde oluşturulan yasalardan kaynaklandığını vurgulayarak, yasalarda yapılacak iyileştirmeleri savunur görünür.
Sosyal demokratlar darbelere ve o dönemin yasalarına gerçekten karşı mıdır?
“İlerici, çağdaş, laik” Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Uğur Mumcu darbeden üç gün sonra köşesinde yazdığı makalede 12 Eylül’ün önceki darbelerden farklı olduğunu belirterek; ”Türk silahlı kuvvetleri 27 Mayıs’ta da 12 Mart’ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal nitelikli bir sivil yönetim kurma amacını taşıdığını ilan etti” biçiminde yazdı.
Aynı gazetenin bir başka köşesinde Mustafa Ekmekçi, 15 Eylül 1980 tarihinde bakın neler yazıyor: “12 Eylül günü Türkiye’de kimsenin burnu kanamadı.” , “ Askerlerin zorunlu olarak giriştikleri bu eylemin başarıya ulaşması için yardımcı olmak gerektiğine inanıyor çok kimse..”
Şimdi, kültür sanat çevresine dönelim. Otoriteyle, yerleşik düzenle en fazla çelişkisi olması gereken insanların durumunu görelim:
Dönemin İFSAK Başkanı Mehmet Bayhan, 19 Ekim 1981 tarihli mektupla Milli Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne başvuruyor; arzediyor ve saygılarını sunuyor: “Feshedilen partilerin devletleştirilen mallarından; iki adet daktilo, bir adet teksir, bir adet hesap makinası ve yeterli sayıda çelik dolap, masa, sandalyenin derneğimize bağışlanmasını emirlerinize arzederim."
Prof. Mehmet Bayhan hızını alamıyor ve 6 kasım 1981 tarihli mektubunu Kenan Evren’e postalıyor. Kendisini ve Konsey üyelerini İFSAK Uluslararası Fotoğraf Yarışması Sergisi’ne “onur” vermek üzere Atatürk Kültür Merkezi Salonu’na çağırıyor.
Edebiyat tarihçisi, denemeci, öykü ve roman yazarı Cevdet Kudret ise, Temmuz 1982 tarihli Hürriyet Gösteri Dergisi’ndeki “MGK ve Dil Devrimi” başlıklı yazısına, ”gerici basın, devlet başkanı Kenan Evren’in, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin dil devrimine karşı oldukları yolunda bir hava yaratmakta idiler” diyerek başlıyor ve Evren’in 16 Ekim 1981 tarihli radyo ve televizyondaki konuşma metnini inceleyerek, kullanılan 946 sözcükten 269 tanesinin yabancı kökenli olduğunu sevinçle saptıyor.
Yıl 1983, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Beşiktaş’da bulunan Resim ve Heykel Müzesi’ni geziyor, burada yapılan bir toplantıda ilgililerden bilgi alıyor. Ağustos 1983 tarihli Gösteri Dergisi’nde Gültekin Elibal müzenin sorunlarını dile getiriyor ve “Cumhurbaşkanımızın istek ve buyrukları doğrultusunda çözüm getirilebilmesi için gecikilmeyeceğini” umuyor.
Gazetecilere gelince...
Mete Akyol 18 Eylül 1980 tarihli Milliyet Gazetesi’nde ”Piramitin Tepesindeki Adam” başlıklı yazısı ile Evren’i övüyor. Hasan Pulur aynı gazetenin 31 Eylül 1980 tarihli sayısında , “Tanrı Bir Daha O Günleri Göstermesin” başlığıyla torunlarımızı, çocuklarımızı Kenan Evren’in sözlerine kulak vermeye çağırıyor.
7 Kasım 1980 tarihinde cezaevi aracında, kardeşinin yanında askerler tarafından dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un anısı, Cide’de gözaltına alınan Rıfat Ilgaz’ın durumu, yurtdışında tedavisine izin verilmediği için ölen Ruhi Su’nun acısının yarattığı öfke bile “Atatürkçü, çağdaş, laik” aydınları darbecilere saygılarını sunmaktan alıkoyamıyor.
Peki 16 yıl aradan sonra ne değişti?
Anadolu halkının acısını yakından gördüğünü belirten gazeteci, ressam, fotoğrafçı Fikret Otyam ”Urfalı” ismini verdiği fotoğrafından esinlenerek resim yapan Kenan Evren’e; bu işi izinsiz, telif ödemeden yaptığı için kızıyor... Sonrası yok.
Kenan Evren geçtiğimiz yıl İzmir’de İZFAŞ Sanat Galerisi’nde Rauf Denktaş ile birlikte “Cumhurbaşkanları Sergisi” açıyor. Evren’in yağlıboyaları bir hafta içinde tükeniyor. Avukat Gülçin Çaylıgil bir söyleşide soruları yanıtlarkeni: ”bir ressamın, ipte sallanan 27 çocuğun resmini yapıp kendisine yollamasını isterdim” diyor.
15 aralık 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ahmet Taner Kışlalı; ”asker 12 Eylül’de oyuna getirildiği kanısında” saptamasında bulunuyor ve biz sivilleri hizaya girmeye çağırıyor: “asker 12 Eylül’ün askeri değil, umuyorum ki, bunca dersten sonra, siviller de 12 Eylül’ün sivilleri değillerdir.”

***
16’ncı yüzyılda, gönüllü kulluk üzerine söylevinde La Boetie, halkın tiranlarla mücadele etmesini öncelikle istemez, “desteklemeyin yeter!” diye seslenir. Bizimkiler 400 yıl önceden gelen bu sesle çağdaşlık adına alay edercesine günümüz tiranlarını desteklememe, havadan sudan yazma kolaycılığını bile gösteremiyor.
“çağdaşlık, laiklik” diye diye ortada dolaşanların durumu konusunda Sencer Divitçioğlu’nun “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” isimli kitabındaki şu satırlar açıklayıcı olabilir mi: “Avrupa feodalitesinde görülen insandan insana bağlılık, Osmanlı toplumunda devletten topluma bağlılık şeklinde yansır. Bu bağlılığı sağlayan devletin yüce otoritesi, din , töre ve geleneklerden oluşan birliktir. (...) Osmanlı toplumunda devlet ve reaya arasında birlik yaratan iktisadi mantık, bireyin toplum içinde özel ve bağımsız olarak ortaya çıkmasını önlemiştir. Topluluk içinde birey, ancak devlete bağlıdır."
24 ocak kararlarının “güven ve huzur” içinde uygulanması için hazırlanan 12 Eylül Anayasası’nı bugün kaldırsanız, ceza yasalarındaki demokratik olmayan maddeleri silseniz bile yılların biriktirdiği otorite korkusu ve uyumla bizim çağdaşlar hazırola geçmeye her an hazırdır.
Bırakın Yunanistan gibi darbecileri içeri atmayı, Şili ve Arjantin gibi pazarlık sonucu da olsa darbecileri sivil yaşamdan uzaklaştırmayı; bu sinmişlik durumudur ki, artık darbelere bile fırsat bırakmayacak oluşumları - MGK, DGM, RTÜK, YÖK, Başbakanlık Kriz Merkezi - yaşamın içine serpiştirdi .
Dolandırıcı Parsadan bile mesleğinin inceliklerini bu sinmişlik üzerine geliştirmiş. 8 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gazeteci soruyor: ”Askeri yönetimde çok riskli değil mi?" Parsadan yanıtlıyor: “Çok riskliydi. Ama bakın ben bu milletin psikolojik olayını çözdüm. Asker deyince akan sular duruyor. Bu yolla hakiki paşalardan bile para aldım.”

Fotoğraflar: (Turing Dergisi, Kasım 1982)
Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü Çelik Gülersoy, dergideki anlatımla "parıldayan üniformaların eşliğinde" Turing'e ait Malta Köşkü'nün (Yıldız Parkı) denetiminde...
 

AYKAN SEVER ARJANTİN'DEN BİLDİRİYOR

Darbe Zenginleri de Hesap Vermeli

http://bianet.org/bianet/dunya/135798-darbe-zenginleri-de-hesap-vermeli

“12 Eylül Darbesi Mağdurlarından TÜSİAD’a tazminat davası”
Yukarıdaki başlığın bir gazete manşeti olarak atıldığını aradan yüz yıl geçse görür müyüz bilemem.
Çünkü, bugün sayıları gittikçe artan mağdur anlatılarına dikkat edin darbenin belgesi, tanıklığı, öyküsü öne geçiyor. Çoğunluk, çektiği acının kimin cebine, kasasına yaradığını düşünmek bile istemiyor.
Patronlar patronu Halit Narin’in Şimdiye kadar onlar güldü, şimdi sıra bizde sözü bile öfkelerin öfkesini sermayenin, paranın birleşik güçlerine çekemiyor.
Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı kıdem tazminatlarının fazlalığından şikayet eden kişisel mektuplarını anımsayın. Kenan Evren’in “çöpçüler bile bizden fazla para alıyordu” sözünü aklınıza getirin boşuna..
Bu durumda “İnsan Hakları Savunucuları”ndan, “68’liler”den, “78’liler”den, “darbecilerden hesap soracaklar”dan, Taraf Okurları Derneği’ni oluşturan “vicdan sahipleri”nden doya doya sermaye düşmanlığını benim gibi boşuna beklersiniz.
Siz şiddet ile piyasa, 12 Eylül ile 24 Ocak Kararları arasındaki bağlantıyı kurmaktan uzak durursanız o zaman bugün olanlar olur; özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan önce başlayarak artan “mağdur öyküleri” Zaman, Türkiye, Bugün, Radikal, Taraf Gazetelerinde sol, sosyalist basını aratmayacak sayıda yer alır. Bu öykülere; bugünlerde darbenin küresel ganimetlerini taze taze yiyen TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON örgütlerine bağlı işadamlarının Afrika, Ortadoğu, Asya seferlerinin haberleri eşlik eder.
Zaman zaman gazetelerde soykırım kurbanlarının dönemin büyük şirketlerine açtığı tazminat davaları haberleri yer alır. Nazilerin uyguladığı şiddete şirketlerin nasıl yardım ve yataklık ettiklerini, dönemin koşullarından dev tekellerin nasıl yararlandıklarını bu haberlerde öğreniriz.
Şimdi bize dönelim.
Büyük bankaların yönetim kurullarına yerleştirilen darbeci askerleri ve bu bankaların listesini anımsatmaktan vazgeçtim. TÜSİAD’a tazminat davası açılmasını yüz yıl beklemeye zor da olsa hazırım.
Ancak; örnek, simge, ders, başlangıç olsun diye, Kenan Evren’in Resim Sergisi’ni Akbank Galerisi’nde açan, bankanın koleksiyonuna resim alan Sabancı Holding’e, Nişantaşı’ndaki mekanını Kenan Evren’e açan Bali Sanat Galerisi'ne, burada Evren'i övgüyle karşılayan ve sergiden resim alan Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e, 2002 yılında ABD’de bir üniversitede Kenan Evren Kürsüsü’nü açan DSP’nin Kültür Bakanı Mustafa İstemihan Talay’a, 1998 yılında Marmaris’de Sea Club açılışında Kenan Evren’e 80.yaş partisi sürprizi hazırlığı yapan şebekenin içinde yer alan Emel Sayın’a, Zonguldak’a davetli gelen Kenan Evren’in yemeğinde derlenip toplanan her kafadan sağcı-solcu 300 seçkin kişiye darbeyle ilgili suç duyurularında yer verilemez mi?
Bugün bile “suçu ve suçluyu övmek” gerekçesi ile taşınan fotoğraflara, toplantılarda yapılan konuşmalara kadar devlet iz sürerken, “mağdur anlatıları” darbenin ganimetlerini paylaşanların siyasi taktiklerine malzeme oluyor.
4 Mayıs 2011
http://www.sendika.org/
  

12 Eylül’ü sadece acı üzerinden dillendirmeye çalışırsanız ne olur?

AKP’nin gazetelerdeki tam sayfalık “evet” reklamlarından birine bakıyorum. Cümlelerin çoğu mağduriyet ve hesap sorma üzerine. Sol’un, sosyalistlerin, insan hakları söyleminde bulunanların sözcükleri bu reklamları dolduruyor neredeyse.
Bedavasından bizim çaycıya gelen Zaman, Türkiye, Bugün gazetelerinin orasına burasına yerleştirilen Diyarbakır Cezaevi haberleri ve işkence görüp "evet" demeye hazırlananların öyküleri pek moda.
Aynı reklamlarda, haberlerde, öykülerde; zorsuz, şiddetsiz gerçekleşmeyecek yeni dünya düzeninin serbest piyasa programıyla, yani 24 Ocak kararlarıyla ilgili sızlanma, öfke yok.
Devrimcilerin, eziyet çekenlerin, insan hakları için çaba sarfedenlerin çoğu sözlerinde, yazılarında olduğu gibi.
Bu şuna benziyor; örneğin, parasal gücümün artışı önünde engel olarak gördüğüm size silahlı adamlarımı gönderiyorum, eziyet ettiriyorum. Siz; eziyeti, eziyeti yapan adamları dillendiriyor, yazıyor, çiziyor, bu işi yapanın yanında kalmayacağını haykırıyorsunuz. Adamları gönderen benim hakkında ise ses seda, tanım, tarif, tartışma, öfke yok.
Bu işte bir terslik yok mu?
Darbeler konusunda soldan yazılmış yazılara, kitaplara bakın en iyimser haliyle yüzde doksanı mağduriyet üzerine. Üniformalı, tanklı, tüfekli silahlı adamları görevlendiren örgütlü sermaye gücünü dillendiren insan sayısı o kadar az ki.
12 Eylül Darbesi’nin sabahında yan komşum emekli albay ”askerler ekonomiden anlamaz, anlayan birini bulurlar” demişti. Demekle kalmamış, darbeden kısa bir süre önce Yapı Kredi Bankası’nda iyi bir toplu sözleşme yapan DİSK’li sendikacılara kızgınlığını belirtmişti.
Askerler, yani silahlı adamlar sermaye gücünü temsilen Özal’ı buldu. Özal da, silahların güvencesinde, o güne kadar kazanılmış sendikal hakların hakkından geldi.
Çok değil, darbeden kısa süre sonra, 18 Kasım 1980 tarihli Milliyet Gazetesi Başyazısı’nda yer alan patron örgütlerinin istemlerine, çoğu bugün gerçek olan şu “olağan satırlara” bir göz atın:
“...24 ocak kararlarının eksik yönlerinin 12 Eylül iktidarı tarafından tamamlanması beklenmektedir. Yani KİT’ler ıslah edilmeli, vergi reformu yapılmalı, endüstriyel ilişkiler sosyal adalet ve barış ilişkileri ışığında düzenlemelidir. Ekonomi liberalleştirilmeli, yabancı sermayeye kolaylıklar tanınmalı, devletçilik ancak zaruri hallerde başvurulacak bir uygulama olmalıdır. Ekonomi yeniden yapısallaştırılırken, dünya ekonomisi ile kaynaşmaya geçilmelidir. Çağdışı kambiyo himayeleri bırakılmalı, adım adım Türk lirası konvertibiliteye itilmelidir. Bütçenin açık finansmanından vazgeçilmeli, para basımına siyasi müdahalelerden vazgeçilmelidir. Gereksiz istihdamla devlet kadroları şişirtileceğine işsizlik sigortası ile gerçekçi bir sosyal güvenlik sistemine gidilmelidir. Tutarlı ve kanımızca ülke için yararlı olan budur.”
Bu satırlar yeterli değilse alın size Rahmi Koç’un, 26 Ocak 1982 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan sözleri:
“12 Eylül harekatından önce herşeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani herşey güç ve uzun zaman içinde gerçekleştiriliyor, herşeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edilebiliyor. Ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor.”
Bu satırlar da yeterli değilse alın size “Para-Şiddet”, ”Ekonomi-Silah”, “24 Ocak-12 Eylül” ilişkisini özetleyen ABD eski Ankara Büyükelçisi’nin görüşleri:
Robert Komer 1981 yılında Yankı Dergisi’nde soruları yanıtlarken samimi, açık sözlü ve biraz şaşkın: ”Askerler beni şaşırtan bir tutumla serbest pazar ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca Demirel’e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı. Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK; Turgut Özal’ın yerinde kalmasını hatta başbakan yardımcılığı vererek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. Onu zor politikasında desteklediler. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük.”

Anımsayın; Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum” filminde milletimizin gözyaşı sel olup aktı, yapımcının kasasında iyi de para birikti.
Bizim millet; acısını dramatikleştirerek sevilme, sayılma ihtiyacını karşılama peşinde olmasın; düzeni, bulunduğu ortamı karşısına alıp açıkta kalmaktan korkuyor olmasın?

4 Eylül 2010 http://www.zonguldakbilgi.com'da/ yayınlandı

--------------------------------------------------------------

Psikiyatrist Cemal Dindar'la yapılan aşağıdaki uzun söyleşiyi kaçırmayın :

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=32650

   


Bienal’e ‘isimli’ bir protesto:
“Emrinize amadeyim Paşam!”
Koç Holding’in kurucusu ve sahibi Vehbi Koç’un
3 Ekim 1980’de Kenan Evren’e yolladığı mektuptur:

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim. “
  
    


“İnsan Hakları Savunuculuğu” bir meslek midir?
1990’lı yılların ilk yarısında İFSAK’ın “huzur dolu” ortamına dayanamayıp soluğu İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde aldım. Üye oldum. Kültürel Haklar Komisyonu’nda çalışmaya başladım. Yetişebildiğim her eyleme fotoğraf makinemle koştum.
Cumartesi Anneleri'nin oturma eylemi yeni yeni başlamıştı. Hürriyet Gazetesi’nin Demir Kelebek’i Çiller görev başındaydı. MGK toplantılarından sonra gazete haberlerine yansıyan “bunlara yardım eden işadamları, gazeteciler var” haberleri; kürt işadamları ve kürt gazeteciler için ölüm emirleri yerine geçip uygulanıyor, dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar, o yıllarda devletin yapısını öğrenmeye çalışıyordu.  Bakanlığın "İnsan Kitap Okur" kampanyası alıp başını giderken TÜYAP Kitap Fuarı'nı polis basıyor, Fikri Sağlar üzülüyordu.
İHD’nin Tünel’deki, daha sonra İstiklal Caddesi'ndeki yeni binası mağdurların sığınakları, cinayet şebekelerinin izini süren mücadeleci insanların, gerçeğin peşindeki gazetecilerin barınağı olmuştu. 
Dernek yöneticilerinin sözleri, basın açıklamaları “Biz İnsan Hakları savunucuları” tanımı ile başlıyor ve bitiyordu. Başlangıçta bu tanım umut veriyordu. Sonra sonra bu tanım altında, politik kimliği belirsiz, duyarlılıkları hal ihlalleri olan, bu yolda eziyeti, ölümü de göze almış bir topluluk gözümde canlanmaya başladı. Sanki bir meslek topluluğu veya meslek odası mensubuydu bu “insan hakları savunucuları”. 
Bu tanıma zamanla “aktivist” sözcüğü de eklenince bu işte bir terslik var demeye başladım. Sonra, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, insan hakları ihlallerinin sayılara dönüşmüş şeklini barındıran kalın yıllıklarını görünce "bu bir iç savaş” dedim. Vakfın, ruhsal tedavi merkezleri olduğunu öğrenince “buraları küçük birer sahra hastaneleri sanki”, dedim. 
Bu bir savaş, şiddet ise, bunun parasal, ekonomik nedenleri de olmalıydı. 
Ama hak savunucuları “resmi ideoloji” “devlet terörü” söylemi altında sürdükleri eleştirinin dışına bilerek, arzulayarak taşmıyorlardı sanki. “sınıf”, “mülk”, “sömürü”, “zengin” sanki ayıplı sözcüklerdi. İHD toplantılarında ve genel kurullarında sadece bir avuç sosyalist muhalif bu sözcüklerle cümle kurabiliyordu. Hak savunucuları meslek kuralı gereği uluslararası bir anlaşmayla kendilerini bağlamışlardı sanki. Terörü kabul edilen devletin "sınıfı"nı açıklayan çıkmıyordu. “zengin-fakir” çelişkisine değmeden, ara yerde (tampon bölgede) hak savunuculuğu hareketinin daha güvenilir olabileceğine inanmışlardı. 
Daha güvenilir olabilir, vicdanları acıtabilirsiniz. Ancak, mücadeleyi bol miktarda "hak savunucuları" ve "aktivistlerle" doldurur, hak aramayı zaman zaman ilgilenilen "vicdan işi"ne dönüştürür, bu arada Adam Smith’i ve Joel Bakan'ı  güldürürsünüz. 
Çünkü, "şirket" isimli kitabını yeni bitirdiğim J.Bakan "şirketler devlet olmadan var olamazlar, piyasalar da öyle" derken, yaşadığımız ekonominin kurucu babası A.Smith çok önceleri, utanıp sıkılmadan; “yasalar ve hükümet yoksulları ezmek ve eşitsizliği sürdürmek için zenginlerin bir çeşit dernekleşmesi olarak görülebilir” demiş. 
Derneğin (devletin) şiddet ve yasadan oluşan araçlarına direnip diklenirken, zengin-yoksul sözcüklerinden, sömüren-sömürülen çelişkisinden, devlet-şirket bağlantısından uzak durmak insan hakları mücadelesinde bol delikli kovayla su taşımaya benzemiyor mu?
30 Mayıs 2011
   


Morrison Süleyman

Varsa vardır, yoksa yoktur.
Azsa azdır, çoksa çoktur.
“Va mı başka izah tarzı”
Açsa açtır, toksa toktur”.
Tonguç


Yıllar önce, 2007’de İstanbul’da sahaflarda Tonguç Yaşar’ın E Yayınlarından çıkan “Sülüname” başlıklı Karikatür Albümü''nü bulmuştum. 1969 baskılı albümün 96 yaprağının tamamı Süleyman Demirel üzerine. Bazı karikatürlerin hemen yanında taşlamalar var. Meğer bu albüm, Karikatürcüler Derneği tarafından 2005 yılında yeniden, aslına uygun basılmış.
Çizgilerin tamamı ABD, NATO, Dolar, para dolu çuvallar ile kavramsallaştırılmış. Yani, bir köy okulunda okuyan Süleyman Demirel’in iç ve dış politikadaki tutkularının ana hatları çzilmiş.
Demirel, 1962 yılında aktif siyasete başladığına göre; bu kitap ve sanatçısı başımıza gelecek felaketleri çok önceden haber vermiş.
Süleyman Demirel yaklaşık 40 yıl siyasetin içinde, 12 yıl başbakanlık, 7 yıl Cumhurbaşkanlığı yapmış. Demirel’in daha siyasetin başında peşine takıldığı tutkularını Tonguç’un açığa çıkarmasına karşılık Demirel demek ki, 20 yıl bu memleketin, hepimizin en tepesinde sorumlulukları olmuş.
Olmuş da ne olmuş, sanatçı felaketi göstermiş de ne olmuş?
Cumhuriyet Gazetesi’nin son yıllardaki gözdesi olmuş.
Leyla Tavşanoğlu’nun tam sayfalık Pazar Söyleşileri'ni bilirsiniz. Bunlardan dördü Süleyman Demirel’e ayrılmış. Bu sayfalara her denk geldiğimde “bu nerden çıktı, biri bizimle kafa buluyor” kaygısına , “bu gazetenin canı yine devlet çekiyor” yargısına kapıldım.
Söyleşi yılları 2006, 2007, 2008, 2010. Daha fazlası var mı bilemem. Biraz araştırdım bulamadım. Yıllara göre sıralarsam Demirel’in sözlerinden yapılan başlıklar şöyle;

“Türkiye’de irtica var”, 2006
“Halk kötüyü sandığa gömer”, 2007
“Yolsuzluklar hükümetin sonu olur”, 2008
“Devleti zaafa uğrattılar” 2010

Gördünüz mü; Tonguç yıllar önce ne anlatmış, biz ne yaşamışız, Cumhuriyet Gazetesi’nin mutfağını ve yönetimini çekip çeviren sözde aydınlanmacı , sözde emperyalizm karşıtı güçler ne anlamış.
Bu söyleşilerde; Demirel’in en yetkili ve o kadar da sorumlu olduğu dönemler mi sorgulanmış, didik didik edilmiş, hayır. Gazetenin politik beklentilerine yönelik sorular sorulmuş, yanıtları alınmış.
Belleğimizdeki şu çağrışım noktalarına değinilmemiş:
Milliyetçi Cephe, Komando Kampları, Faruk Sükan, Ali Elverdi, Terzi Fikri, Abdi İpekçi, 1 Mayıs 1977, Madımak Oteli, Amerikan Üsleri, Cumartesi Anneleri, Mehmet Ağar, 1960 Anayasası, Kanlı Pazar, Deniz Gezmiş, Yahya-Şevket Demirel, Aile Fotoğrafı, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Kemal Ilıcak, SEKA Fidanlığı, DYP-SHP Koalisyonu, Bedri Baykam, Klasik Müzik, 1969 Büyük Depremi, 21.Dünya Felsefe Kongresi.
2007 yılında bir başka karikatürcümüz Tan Oral “Demirel ve Demokrasi” başlıklı sergisini Ankara'da açar. Demirel de sergiye uğrar. Tan Oral ile birlikte kahkahaya boğulmuş fotoğraflarını gördüm, kızdım, “biri bizimle yine kafa buluyor”dedim. Sergi haberlerine bakılırsa Tan Oral pek mutlu. Karşısında; çizilenlere kızmayıp dava açmayan bir siyasetçi bulmuş.
Demirelle ilgili haberler, içinde sempati ve sevecenlik de barındıran “mücadele adamı” tanımı da içerir. Kiminle mücadele ettiğini CHP ve AKP tipi solcusu, demokratı, liberali de çok iyi bilir.
Bağımsızlığını yitirmek, günü kurtarmak uğruna “kötü babayı”, “iyi baba” gibi kabullenmek, kötü çağrışımları kafadan uzak tutmak birey psikolojisinin konusu olsa da, politik yaşam toplumsaldır. Kişilerin tarihi toplumun algısını, ruhunu, ilişkilerini, politikasını da belirler.
*
Sülü sülü sülümüz
Amerikan gülümüz
Senden davacı olur
Dirimiz ve ölümüz

Tonguç
...
 Mayıs 2011

 










     
Aman ne güzel,
12 Eylül’ün ekmeğini ye, suyunu iç…

 
12 Eylül’ün sabahı… Radyoda bildiriler okunuyor. O zamanlar İstanbul Akatlar'daki evimizin balkonuna çıktım. Asfaltta cemseler dolanıyor. Baktım, yan komşum emekli albay da balkona çıkmış. Birbirimize bakıştık, albay “Askerler ekonomiden anlamaz, anlayan birini bulurlar” dedi.
Albayın tam dediği oldu. Metal İşkolundaki İşveren Sendikası MESS’in başkanlığını yapan, Süleyman Demirel’in para işlerindeki akıl hocası Turgut Özal, darbeci askerler tarafından özel olarak seçilir.

Uluslararası Para Fonu'nda ve Dünya Bankası’nda yetiştirilip terbiye edilen ötekiler gibi; 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin para işlerine bakmak için seçilen Kemal Kurdaş gibi, 12 Mart 1971 Darbesi’nin para işlerine bakmak için seçilen Atilla Karaosmanoğlu gibi, yaklaşık on yıl önce Dünya Bankası’ndan çağrılan Kemal Derviş gibi…
Basitin basiti; bu iş para ve silah işi yurttaşlarım.
İndirgemenin indirgemesi; silahlar, tanklar, özel eğitimli işkenceciler, Mamak Cezaevi, Selimiye Kışlası askerden; para işleri TÜSİAD ve Dünya Bankası uzmanlarından…
Sosyal Demokratların, CHP’lilerin “milletin adamları” Adnan'a, Turgut’a, Recep’e kızmalarına sakın ha kanmayın!
Kurdaş, Karaosmanoğlu, Derviş çağdaşlık, laiklik elbisesi üzerlerine en çok oturan adamlardı.
Anımsatayım; 12 Mart Cunta Hükümeti’nin Başbakanı Nihat Erim'in “Tepelerine bir balyoz gibi inilecek” sözünü etme gücüne ulaşmak için istifa ettiği parti CHP idi.

Şair, yazar Talat Halman, Cumhuriyetin İlk Kültür Bakanı ünvanını, 12 Mart Darbe Hükümeti’nin Bakanı olarak; bir zamanlar Rektörlük de yapan Türkan Akyol, Cumhuriyetin İlk Kadın Bakanı ünvanını 12 Mart Darbesi’nin hükümetinde Sağlık Bakanlığı yaparak kazandı. Talat Halman, 12 Eylül Darbe Hükümeti tarafından yeniden göreve çağrıldı ve Birleşmiş Milletler’e Kültür Elçisi olarak gönderildi.
Yani bu iki darbe; batılılaşmanın, çağdaşlaşmanın, medeniyetleşmenin simgesi olsun, diye bu iki ismi bilerek, arzulayarak içine aldı.
Çevirileri, şiirleri, kitapları bol; duygu ve kültür adamı Talat Halman’ı utancından sokağa çıkamayacak bir duruma getirdiğimiz, itibarını sıfırladığımız zaman darbelerin acısı bir ölçüde azalacak bana sorarsanız.
13 yıl önce Kenan Evren’in yolu nedense bizim kente düşer. Valinin davetlisi olarak 11 Kasım 1997’de Zonguldağa gelir. Deniz Kulübü’nde şerefine bir yemek verilir. 120 kişi davet edilir, “Zonguldak Sevdalıları”nın aşırı çoşkusu ile sayı 300’ü bulur. O yılların CHP yöneticisi Harun Akın ve arkadaşları da yemeğe katılır. SİP, ÖDP ve Emek Partisi, “Demokrasi Platformu’ndan bile bu yemeğe katılım var” diye yırtınır. Bu haber yerel Susma Gazetesi’nde yer alır. Cunta Reisi’nin yemeğine katılmak yatırımcı erkekler dünyasında ayıp sayılmadığı için gelen günlerde Harun Akın CHP’den milletvekili bile olur.
Yazının başında emekli albaydan söz ettim. Bir konu, bu yazının özü eksik kalmasın.
Darbeden az zaman önce DİSK’e bağlı Bank-Sen, Yapı Kredi Bankası’ndaki toplu sözleşmesini çok iyi bir ücretle bitirmişti. Albay, sanki para kendi cebinden çıkacakmış gibi bu ücreti darbenin sabahında nefretle andı. Çocukluğu yoksulluk içinde geçen Kenan Evren’in “çöpçüler bile bizden çok kazanıyordu” demesi gibi.
Basitin basiti, kısacanın kısacası bu iş para ve silah işi yurttaşlarım.
24 Ocak parayı, 12 Eylül silahı işaret eder.
Turgut Özal sermayeyi, Kenan Evren NATO terbiyesi almış askerleri işaret eder.
TÜSİAD kapitalizmi, NATO kapitalizmin yerinde duramayan hali olan emperyalizmin ulus üstü ordusunu işaret eder.
Ben, yönümü şaşırmamak için 24 ve 12'yi; bu iki işareti birbirinden ayırmamaya çalışıyorum.

5 Ağustos 2010
 
HAREKETSİZ KALARAK ÖLDÜRMEK: MADIMAK
Sivas’da, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde bekleyen insanlarımızın fotoğraflara yansıyan yüz ifadesi aklımdan çıkmıyor.
Kendimi onların yerine koymak zor olmadı. Çünkü, İnsancıl Dergisi ile Sivas’a giden ekibin içinde ben de olacaktım.
Oteldekiler; tam 8 saat beklediler. Beklenen, şenliklere bu insanlarımızı davet eden, şenlikleri destekleyen yöneticilerin emrindeki güvenlik birimiydi. Oteldekiler, kent yöneticilerinin ve Sivas kentinin resmen konuklarıydı.


***
Ahmet Koçak, Alev Yayınlarından çıkan “Onlar Işık Oldular” isimli kitabı 2003 yılında yayınladı. Bir ikisi dışında olayları doğrudan yaşayan 26 tanığa yer verdi kitabında. Onlardan birkaçını paylaşmak için seçtim;

“Bize ayrılan Madımak Oteli, Sivas’ın tam ortasında, Belediye ve Vilayet binalarına yüz metre” (Şükrü Günbulut)

“Ve o gün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Süleyman Demirel utanmadan diyor ki, ”polisle halkı karşı karşıya getirmedik.” (Arif Sağ)

"Başka bir zulüm, ”bu işi çok abartıyorsunuz, bu ülkede bir futbol maçında bile bu kadar insan ölüyor ” diyen Mesut Yılmaz’ın iğrenç yorumudur.” (Arif Sağ)

"Aziz Nesin telefonda o dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile görüştü, atılan taşların sesini dinletti. Arif Sağ kimi milletvekillerine ulaştı” (İlhan Cem Erseven)

“Aziz Nesin bir bahane. Aziz Nesin’i öldürmek o kadar zor değildi. Daha önce kültür merkezinde konuşmalar yaptı, insanların arasında gezdi, kitap imzaladı.” (Ali Baştuğ)

“Dönemin kamu görevlileri (Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı,Vali, Emniyet Müdürü, MİT Bölge Müdürü, Belediye Başkanı,Tugay Komutanı, v.b) kusurları ve ihmalleri nedeni ile soruşturulmamıştır.” (Kazım Genç)

“Biz çaresiz, Erdal İnönü’nün sözüne inanarak içerde oturduk. Bu söze güvenmezsek en azından biz kendimizi orada yanmaya mahkum etmezdik. Dışarı atılırdık. Bize vururlardı, kafamızı kolumuzu kırarlardı, ölenler bile olurdu. Ama belki bu kadar çok sayıda can yanmazdı. Erdal İnönü, sözleriyle bizi otelde yanmaya mahkum etti.” (Makbule Çimen)

***
Yıllar sonra, Erdal Atabek’in “Beyaz Balinayı Sevmek” isimli kitabını okurken şu satırlara denk geldim:
Dışarı çıkınca parçalanmak, içeride kalınca yanmakla karşı karşı karşıya kalsaydınız ne yapardınız? Ben bilmiyorum, ama siz biliyor musunuz Süleyman Demirel? Siz biliyor musunuz Tansu Çiller? Ya siz Sayın İçişleri Bakanı? Siz, Erdal İnönü? Bunu bildiğinizi sanmıyorum. Ama görevlerinizden ayrılmayı bilmeniz gerekiyordu. Görevlerinizden ayrılmak elbette yeterli değil, bu olayı önlememiş olmanın hesabını da vermeniz gerekiyor.”

"Burada hareketsiz kalmak infaz emrini vermektir.”

Yurttaşların can güvenliğinden sorumlu olan Demirel, Çiller ve İnönü -en azından- “görevi ihmal ve kötüye kullanma, tedbirsizlik ve ölüme sebebiyet vermek” nedeniyle yargılanabilirlerdi. Burjuva hukukunun bu en temel, en basit noktasına kafayı takmadığımız, küçümsediğimiz için 2 Temmuz anma törenlerine SHP’lisi, CHP’lisi suçluluk hissetmeden tören icabı huzur içinde geliyor.

***
İsmet İnönü; 6-7 Eylül olaylarından sonra 12 Eylül 1955’de TBMM’de, CHP Meclis Grubu adına yaptığı konuşmada bakın ne demiş;
Cemiyet hareketlerinde taşkınlık çıkabilir. Bunlar birtakım zararlara da meydan verebilir. Ancak, bu hareketler vatandaşı koruyan kanun kuvvetlerinin kudretli müdahalesi ile karşılanır. 6-7 Eylül hadiselerinin çok hazin tarafı, tecavüz edenlerin çoşkun hissiyat ile kendini kaybetmişler halinde değil, adeta hiçbir mani karşısında bulunmayan rahatlık ve kolaylık içinde işlerini gören insanlar olarak görünmeleridir

Aziz Nesin’in, Salkım Salkım Asılacak Adamlar isimli kitabından aldığım bu sözlerden anlaşılıyor ki, İsmet İnönü muhalefette olmanın huzuruyla gerçeği dillendirmiş. İnönü yaşasaydı; 2 Temmuz 1993’de yine muhalefette olsaydı “Madımak’ı yobazlar yaktı” diye işin içinden sıyrılmazdı.
Ahmet Koçak’ın kitabında yer alan tanıkların anlattıklarını kafamda canlandırdığım zaman korkuya kapıldım, 8 saat hareketsiz kalarak oteldekileri öldürmüşler, yargısına vardım.
Sıradan bir kamu görevlisi yüzünden canınız yansa, kızgınlığınızı yansıtırsınız. Örneğin, bir doktor hatası nedeniyle yakınınız sakat kalsa o doktorla ilişkinizi kesmez misiniz? Hak arayışına girip hukuku zorlamaz mısınız? Durum siyasetin güç ilişkilerine, büyüklerine sıra gelince neden böyle olmuyor. CHP, SHP ve benzerlerinin saygınlıklarında neden düşme olmuyor?
Bu partilerin yöneticileri doktor, örgütleri hastahane olsaydı; siz CHP, SHP, DSP üyeleri yine hastanızı bu doktorlara, hastahanelere taşır mıydınız?
Sorun bizim tarafta; faydacılığın günübirlik hazzı, tedavisi, siyasi getirisi uğruna unutmaya, dönemine göre girilip çıkılan toplumsal ilişkilere razı mıyız; ya da sorumlu tutmaya, sorumluluk almaya hazır mıyız?


23 Haziran 2010
 

29 Haziran 2010 www.sendika.org
23 Haziran 2006 tarihli Demokrat Çaycuma Gazetesi'nde yayınlanan yazının gözden geçirilmiş şekli


HADİ FİKRİ SAĞLAR MADIMAK'I ANLAT ! 
Birgün Gazetesi Yazarı Özgür Mumcu’nun bir açıklaması 28 Ocak 2010 tarihli Birgün’de yer aldı.
NTV’de; Başbakan’ın “sis perdelerini araladık” sözüne karşılık; Özgür Mumcu’nun;“Hükümet önce kendi dönemindeki işlenen cinayetleri, Hrant Dink cinayetini çözsün” dediğini bu haberde öğrendim.
Yine bu haber sayesinde, Özgür’ün, Uğur Mumcu’nun oğlu olduğunu öğrendim, sevindim.
Bu haber, Fikri Sağlar’ın, Birgün’deki makalesinin hemen üstünde yer aldı.
Sanki, Özgür Mumcu; Fikri Sağlar’a da ne yapması gerektiğini anımsattı.
Fikri Sağlar, Kültür Bakanlığı yaptığı dönemi, yani siyasi sorumluluğunu tartışmaya açmıyor. 2 Temmuz’da Sivas’da neler olduğunu uzun uzun yazmıyor, kendi döneminde yaşanan acılardaki payına dokunmuyor.
90lı yıllarda, Fikri Sağlar’ın Kanal 6’daki anlatımında duyduğum bir sözünü unutmadım: devletin yapısını öğrenmeye çalışıyoruz
Fikri Sağlar; bu yapıyı uygulamalı öğrendi, öğretti, şimdi başımıza uzman kesildi.
İktidar olduğu dönemin sorumluluğunu silerek, bilincini bölerek savunma yapıyor, ruhsal olarak kendini karantinaya alıyor.
Her erk; yerinde duramayan siyasi erkek gibi, rol aldığı dönemi, sorumluluğu yıkıyor; kendine yeni rol kuruyor.
Oynuyor.


22.Haziran.2010   Fotoğraflar: Mehtap Yücel - Mehmet Özer

Yazının Haberi ve Söyleşisi:

http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264677370&year=2010&month=01&day=28  

Madımak’ta kardeşini yitiren oyun yazarı Serdar Doğan 29 Haziran 2009 tarihli Milliyet'e anlatıyor:
Ama Sivas sonrası hiç konuşmuyor olmasının ne anlama geldiğini hâlâ çözemedik. Susurluk Komisyonu’nda yer aldı, dosyalar hazırladı, binlerce kez Susurluk paneli verdi, yetmedi dizisini yaptı, ama ne hikmetse Sivas hakkında 16 yıl boyunca tek kelam etmedi.”

http://www.tihv.org.tr/index.php?Devrim-Sevimay-aEoeSivas-KatliamAE-Aoezerine-Serdar-DoAEYanaEla-SAyleAYiaE 
Anımsamak: "İyi Adam"
"70’li Yıllar/Bir Kesit" Fotoğraf Sergisi'nin derlemesini yaparken "anımsamak" üzerine düşünmeden olmazdı. Dönemin derlenen fotoğraf, gazete, dergi ve kitapları öncelikle benim bütünlüğümü korumama yardımcı oldu. Yaşamımın gönüllü bölümündeki yanlışların yinelenmesini önledi, zorunlu bölümündeki ilişkilerin eleştirisine ise açık olma, eleştiri sahiplerine küsmeme sabrını pekiştirdi.
Psikoloji kitaplarının yazdığına göre kişisel tarihlerinin korunmasız/savunmasız yaşlarında yakın çevre tarafından hırpalalanları "uzmanlar" o günlere yeniden götürürlermiş. Gerilimi azaltmanın bir yolu olarak başvurulan parçalanmışlığın yeni değerlendirmelerle giderilmesi için...
Derlenip saklanan, arada bir karıştırılan malzemeler unutmayı engeller, geriye gidişlerde kılavuzluk yapar. Kitabın birinde çatı aralarında ev eşyası biriktirmenin artık kalmadığını yazar. Çatı arasında, çekmecelerde, dosyalarda biriktirilenler, iyi-kötü anıları birbirinin vazgeçilmez tamamlayıcısı olarak tekrar tekrar değerlendirmenin, sorgulamanın aracısı olur. Sahaflar, müzeler, arşivler biriktirmenin öteki araçlarıdır.
Bütünlüğümü korudu dedim; diyalektik felsefenin, doğu düşüncesinin, hatta psikolojinin peşini bırakmadığı bir kavramdır bütünlük. Bütünlük duygusunu yitirme sürecinde hem-hem de parçalanmasını yaşarız. Yani geçici nevrotik durumlarımız... Çoğunlukla bu durumdaki, zamanımızın "iyi adam"ından üç adet adam (üç hal) çıkarabilirsiniz. Bu halleri ile yalpalaya yalpalaya giden "iyi adam" maddi-manevi rızkını çıkarma endişesiyle zorunluluktan takındığı normal hali ile günlük yaşamını koşuşturma içinde sürdürür. Öteki halleri ise derttir...
En büyük dert, sorumlusu olmadığı kişisel tarihinin acısını yakın çevresinden (eşikten içerisi de dahil) tahsil etmesidir(1). Bu tahsilat için ayrılan o büyük enerjinin (naif kötülüğün), acıların nedeni siyasi güçler şebekesine yöneltilmemesi trajiktir. Örneğin, Ankara’da yazar kasasını fırlatacağı yeri doğru seçen esnafın çevresine yönlendirebileceği enerjisi doğru yerde harcanmıştır aslında. Bu esnafın aile-çevre ilişkileri dertsizdir... Çıldırınca, çoluk-çocuk-akraba-komşu hepsini temizleyen üçüncü sayfa adamının gerilemesi ise minik örnekleriyle çoğumuzun günlük yakın ilişkilerinde kansız yaşanır.

















Fotoğraf belge olmanın ötesinde, hem-hemdeci hallerimizde, geçmişteki zor günlerimizi deşip yeniden yüzleşmek için başvurduğumuz aile albümünde aldığı yer ile de fayda sağlar. Toplumsal tarihimizin ortak albümündeki dönem fotoğraflarında, öteki belgelerinde gezinmek, toplumsal ilişkilerimizin yeniden sorgulanıp düzene sokulmasına yardımcı olur(2). Bu gezinmeyi, gözden geçirmeyi sürekli ertelemek "iyi adam"ın çocuksuluğa- feodal gerilemelere fırsat veren mekanlarda adam adama gevezelenip gevşemesi, hayatı kendine yontmanın hınzırca örgütlenmesiyle sürer(3). Kimisi siyasi parti, kimisi eğlence-spor-sanat-medya-sivil toplum piyasası olan bu mekanlar, iş saatleri içinde-dışında sığınılan bildik yerlerdir. Kamusal çocukluğun oyun bahçeleridir sanki... Oyunların hız özelliği buralarda, narsisizmin tüm belirtilerini teşhir eden davranışların körleştiren yarışmacı koşuşturmasına dönüşür. Ayrıca gittikçe kişiselleşen günlük teknolojik aletlerin, çocuksuluğu-bencilliği-rekabeti azdırıp bir sakinleştirici yerine geçtiği bile gözlenebilir bugün.
"İyi adam" delikanlılık ile maskelenmiş korkusu, büyüklere saygı, küçüklere abilik çabasıyla geriye koşar. Bir bakarsınız çağdaş maskeli feodal ilişkiler ayarlanır. Yakın tarihimizde baskıların yaratıcısı olmuş mali-manevi zinde güçlerin çağdaş temsilcileriyle kırıştırarak korkusunu bastırır, güvence arar, dengeleri gözetmekten çılgına döner. Bir zamanlar eziyet gördüğü bürokratik güçler karşısında oğulcu bir tutum alır (babadır, döver de sever de). Saldırganlığın yönü kamusal babadan, yakın çevrede yaşayan eşiti canlılara aktarılır (ödedim-ödeteceğim hali), doğayla olan bağlar bile kesilir. Hayat artık yüzleşilemeyen nedenler, uydurulan gerekçeler huzurunda ölümüne aktarmalı bir yolculuğa dönüşür.
Dönemin muhalifi, yaramazı şimdinin "kadrolu delikanlı"sı olmuştur.
Kayıp "iyi adam"dır, bir kuşağın numunesidir.
Kayıp bizim delikanlıdır.

1 "Hayatımızın ilk dönemlerinden bugüne taşıdığımız alacaklarımızı, yetişkin insan olarak kurduğumuz ilişkilerden tahsil etme hakkına sahip değiliz." (Engin Geçtan / Hayat, Metis).

Geçtan’ın yukarıdaki cümlesi tam da bugünlerde işe yarıyor. Koşullar zorlaştırıldıkça artan gerilimin acısı çevreden çıkarılıyor. Aziz Nesin "Çuvala Doldurulmuş Kediler Zamanı" başlıklı kitabında, İstanbul’da padişahın biri tarafından toplatılan kedilerin çuvallara doldurulmasını örnek alır. Kediler çuvallar içinde adalara taşınır. Nesin, kendi hallerinde arkadaşca gezip tozan kedilerin çuvala girince birbirlerini tırmalamaya başladıklarını biz insanlara anımsatır.

2 1972’de Vietnam’da bir tapınağa napalm bombası atan uçağın pilotu John Plummer, bombadan kaçan kız çocuğunun (Kim Phuc) gazetede yayınlanan fotoğrafını kesip hep cebinde taşımış. Pişmanlık duyan Plummer din adamı olmuş. Artık bir oğlu olan Kim ile 1995’de Amerika’da bir toplantıda yüzyüze gelmişler. Kendini ilk tanıtan John olmuş... (fotobelgesel)

3 "Çözümü olanaksız bir yetişkin sorunuyla karşılaştığında nevrotiğin bir çocukluk çözümüne dönüşü gibi, uygarlık da belirttiğimiz zamanlarda eski bir çözüme, bir zamanlar verimli olan feodalizm ya da otokrasinin altın çağına yönelebilir" (Christopher Caudwell / Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler / Metis)


Mayıs 2003 > Paralax Görsel Kültür Arşivi'nde Yayınlandı
http://www.hezarfen.net/paralax/054ibrahim.htm